Siverek’in, bir tarafı oto tamircileri, diğer tarafı hurda araç parkı olarak kullanılan otobüs terminali yazın yerini sonbahara terk ettiği günlerde, büyük şehirlere göç veren tüm şehir ve kasabalarda rastlanan tatlı, heyecanlı, kavgalı, gürültülü uğurlamalara sahne olmaktadır. Memleket hasretinin yüklendiği çeşit çeşit meyveler, sebzeler, kurumuş gıdalar ve kışlık yiyecekler otobüs önlerinde yığın yığın; muavinlerle yolcuların tartışma ve kavgaları arasında bagajlara yüklenirken Şire Üzümü, kokulu kavunlar, isotlar ve sepet sepet memleket armutlarının ezilmiş kokuları etrafa dağılır. Bu dönemde özellikle Şehirlerarası otobüs şoför ve yardımcıları yolcularla sık sık tartışmakta ve birbirine karışan meyve denklerini sahiplerine ulaştırmak için büyük gayret sarf etmektedirler. -“Bu meyvelerin çok daha iyileri ve alaları büyük şehirlerde varken neden bu zahmete katlanıyor bu insanlar” dediğimde yılların tecrübesi ile -“ Hocam insanlar bu meyve ve yiyeceklerle memleket hasretini gideriyorlar. Bu denklerde geçmişin hasreti, kokusu tadı ve hatıraları var. Zaten oradaki yeni yetişen gençler buradan giden yaş veya kuru meyvelere bakmıyorlar bile. Daha çok memlekette hatıraları olan yaşlılar yılda en az bir defa da olsa bu tadı almak istiyorlar. Biz de yolcularımızı artık hoş görüyoruz. “ demişti otobüs şoförü. İnsanların doğup büyüdükleri yerlerin yemeklerini, orada yetişen meyveleri bu derece özlediklerini O’nunla konuşuncaya kadar anlamamıştım. Yıllar önce Siverek’ten İstanbul’a göç etmiş Hasan amcadan söz ediyorum. Yıllar önce toplumsal olaylar ve geçim darlığı yüzünden İstanbul’a göç etmişti. Geride çocukluk ve gençlik yıllarının en güzel günlerini, rüya gibi, renkli hareketli, canlı, heyecanlı günlerini bırakmıştı. Her gün hayal etse bıkmayacağı hatıraların yaşandığı memleketinin kokusunu, tadını yerel yemek ve meyvelere kodlamıştı adeta. Bu yiyeceklerin kendi değerlerini çok çok aşan kıymetleri kodlandıkları anlam ve değerler sayesinde idi. Hasan amca büyük şehirde yıllar sonra işlerini yoluna koymuş artık zengin sayılırdı. Burada istediği gıda çeşidini, dünyanın en uzak köşesinde yetişen, kimsenin bilmediği her türlü meyveyi alabiliyordu artık.. Ancak her yıl Eylül ayı gelip çattığında sanki bir yerlerden manevi ilham alır gibi, esrarlı bir ruh iklimine girer, Siverek’ten gelecek birilerinin Otobüsün bagajına attığı ve gelinceye kadar yarısı ezilen şire üzümünü beklemeye başlardı. Sevgilisinin hasretini çeken aşık gibi, memleketten kendisine ulaşanları, “üzüm çıkmadı mı daha” deyip dururdu artık. Çocukları bazen kendisine takılarak; -“ Bak burada hiçbir yerde bulunmayan en güzel üzümler, armutlar var, neden hala onları istiyorsun? Diye kızdırmaya çalışıyorlardı.Hanımı her ne kadar Hasan amcanın içinden kopan fırtınaların, geçmişe özlemin yakıcılığını ve tüm güzel ve acı hatıraların bir üzüm tanesine, ya da bir tas pekmeze yüklendiğini anlasa da, çocuklar babalarının ruh halini belki hiçbir zaman anlamayacaklardı. Zaten memleketten gelen kuru yemiş ve taze meyvelerin yüzüne bile bakmıyorlardı. Gerçi Hasan amca da pek yemezdi . Kendisine hediye olarak gelen bir sepet Şire Üzümünü salkım salkım çıkarır, dakikalarca adeta okşayarak seyrederdi. O, yemekten çok, Katina Narını, Şire Üzümünü seyrederken büyük zevk alır ve bu güzel hediyeyi ikram edecek halden ve dilden anlayan arkadaş, dost ve misafir arardı. Yine bir Eylül ayının sonlarına doğru Siverek’ten telefon gelmişti. Orada kalan amcazadelerinden Sinan kendisine bir sepet Şire Üzümü ve Paşa Armudu gönderdiğini, ertesi gün saat 12 civarında İstanbul Esenlerde otobüs yazıhanesinden almasını söylemişti. Dünyalar onun olmuştu.
Ekrem AKMAN info@siverekhaber.com
|