SİVEREK !
GİTMEK Mİ ZOR KALMAK MI ?
Bir Arap deyişinde “ayrılık olmasaydı ölüm yol bulup ruhlarımızı alamazdı” denmektedir. Ayrılığın gediğinden ölüm ruha yaklaşmaktadır. Şairler hep ayrılıktan şikayet etmişlerdir. Şairlerin divanları sıkılsa “firak” yani acı ayrılık şurubu damlayacaktır. Ayrılık hüznü şair ruhlara ölümden daha kolay gelmiştir.
Siverek’te 15 yıl kaldım… Ömrümün üçte birinden fazla. Bu yıllar içinde suyunu içtim Karacadağ’dan inen. Kanuninin bile methettiği sudan 15 yıl içmek nasip oldu. Çevre illerden övgüsü yapılan (ara sıra hamur da olsa) güzel ekmeğini yedim yıllarca. Katina Narı’nın müptelası oldum. Şire üzümünü, örüklü peynirini, paşa armudunu aradım sabahları Kale Boğazında .
1994 yılında Siverek Meslek Yüksekokulunu açmak üzere gelmiştik arkadaşlarla. 15 yıl oldu. Sokaklarında adım atmadığım küçe, cadde, kahve bırakmadım o günden sonra. Adım adım dolaştım küçeleri. Küçelerin dar sokaklarında yüksek duvarlı avluların arkasındaki asil gizemi merak ettim sonra. Düğünlerini, taziyelerini, sünnetlerini, gece beklemelerini beraber paylaştık mırra ve çiğ köfte eşliğinde. Kirvelerin sosyal davranışlarının peşine düştüm. Manilerini ezberledim. Kabadayılarını merak ettim. Portakal kahvesinin geçmiş zamanda şahit olduğu kırık topuklu şehirli efendilerin yürüyüşlerinin hikayelerini dinledim. Yıkanlara inat ayakta durma mücadelesi veren Abdal Ağa Hamamının arka sokağından kaleye çıkan merdivenlerden kimlerin hangi düşüncelerle geçtiğin sordum hep.
Nemrut dağının tepesinin ardından batan güneşi Siverek kalesinin batı ucundan defalarca seyrettim. Birden yükselmeyen, büyüklüğünü hemen göstermeyen asil Karacadağ ile Nemrut’un zulmünü hatırlatırcasına birden tüm küçük dağ ve tepelerin üstene çıkan Nemrut Dağını kıyasladım . Asaletle zulmün dağlara tecellisini gördüm. Taşlaşmış nemrut zulmünün heykellerini ibret tablosu olarak Siverek kalesinden hatırladım.
Sonra Siverek’in tüm köy ve mezralarını arkadaşlarım ile gezdim. Karacadağ’ın en tepesindeki Çıkrık köyünden, Karakeçinin taşlıya Aliyé Mıhoya, oradan Çaylarbaşına, Egenin sahil köylerini aratmayan İnik ve Nisibin köylerine uzandık. 1957 rakımlı Karacadağ’ın en yüksek noktasında kar üstünde mangal keyfini yaşadıktan sonra, Katine Köyünün Adıyaman’a bakan kayalıklarında Kafu Pil mağarasına çıktık. Köy gençlerinin bile çıkmakta zorlandıkları bu kaya mağarasından yankılanan sesimizi ağır bir kervanın sürekli akışı ile aşağılardan geçen Fırata selam gönderdik.
Oradan Takoran’ın ada haline gelen cennet köşesine balık oltalarımızı attık. Balıkçı Mahmut’un (Mahmut Çiğdem) “Davudan Palas “ dediği Hıznak Mağarasının Fıratl’a birleşen kıyısında kayalıklardan sızan pınardan buz gibi su içtik yaz günlerinde. Feribotun her köşesinde, her ağaç altında, her düzlüğünde onlarca silinmeyecek hatıra yükledik hayal dünyamıza.
Divan köyünün gençleri ile Atatürk Baraj gölünde saatlerce gezdik mütevazi teknelerle. Köylerimizin Masum, içten, cömert ve asil insanları ile hem hal olduk. Yeni tabirle NATURAL , doğal, fitratı bozulmamış insanlar gördük. HORMONLU, yapay insanların oluşturduğu bir toplumdan sıkılmışsanız gidin Divan köyüne ya da diğerlerine . Oradan uzanın Modan köylerine. Bekli de Modan köylerinin birisinde benim de karşılaştığım ve asla unutmadığım bir okul manzarası iler karşılaşırsınız. Üniversiteden yeni mezun olmuş gencecik bir öğretmenin yalnızlığını görürüsünüz. Az bir empati ile yolsuz, susuz, elektriği sıkı sık kesilen ve en dayanılmaz olanı da insansız bir köyde (köylüler koyunlarının bulunduğu köy dışında kalıyorlar) bir öğretmenin ruh dünyasına misafir olursunuz. Eleştiride bulunmak isteyen Milli Eğitim yetkilinse “benim burada bulunmam yeterli değil mi” deyişini hatırlarsınız alkışlayarak.
Tüm bu güzelliklere karşı ödememiz gereken bedel ise, bu güzellikleri yazmak ve sonsuzlaştırmaktı. Ben de öyle yaptım. Siverek’te içtiğim harika Karacadağ suyu ve çevresindeki güzelliklerin bedeli olarak arkadaşlarımla beraber Siverek’in tarihini yazdık. Küçelerini dergilerde anlattık. Engin hoşgörülerine güvenerek iki bine yakın lakapları derledim. Ve yayınladım. Beklemediğim bir nezaket ve anlayışla karşılaştım. Kahvelerini, küçelerini, düğünlerini, yasını, barışını ve kan davalarını yazdım bu memleketin. Soluduğum havanın içtiğim suyun bedelini ödedim mi bu memleketin ? Bilmiyorum. Ama karınca misali birkaç taş taşıdım sanırım Siverek’in kültür binasına.
“Baki kalan gök kubbede hoş bir sada imiş” Güzel dostlar, güzel sesler, güzel avazlar buldum burada. “Her şeyine iyisine bak, kötüsünü bırak” kaidesince ben de bu memleketin güzel adetlerini, iyi taraflarını, mertliğini ve cömertliğini anlattım. Namert ve kalleşler yok muydu bu memlekette? Neden onlardan bahsetmedin? diyenlere “ Her yerde, her memlekette kötülük ve kötüler var. Önemli olan güzelliklerden söz edebilmektir. Çünkü ben “ güzel gören güzel düşünür güzel düşünen hayatından lezzet alır.” Arka planı olan bir düşünceyi kendime rehber edinmişim.
Siverek’in küçelerine, bahçelerine, dostlarına, ahbaplarına Mardin Artuklu Üniversitesinden selamlar.