Bazen insanlar hayatlarından ve hayatları süresince sahip oldukları ayrıcalıklardan ne zevk alırlar ne de söz konusu ayrıcalıklarının farkında olabilirler. Hayatlarını sadece yaşamak için yaşıyormuş gibi değerlendirirler ve bunun da çoğu kez farkında olmazlar. Kısacası; yaşamın merkezinde değil, her zaman kıyısında bulunmak isterler. Adeta, onları kıyıda tutan tanımı ve ifadesi mümkün olmayan bir nedenler yumağı varmış gibi bir inanışa sığınırlar. Kendilerini her şeye rağmen mutlu ve huzurlu tanımlamalarının içinde görürler, belki de görmek istediklerinden öyle olduklarını düşünürler. Aslında insanoğlunun temel yazgılarından bir tanesidir; hayatın anlamsızlığı. Doğuştan itibaren farkında olmadan anne-baba ve kültür bireye hep anlam pompalamaktadır. Öyle bir medeniyet geliştirilmiştir ki; doğudan batıya kuzeyden güneye her toplumda birey, her yaş kesitinde hayata belirli anlamlar yükletilerek yaşatılmaya çalışılmaktadır. Bu oldukça düşündürücü değil mi? Çünkü anlamsızlığı ruhumuzda hafiften de olsa hissettiğimizde dayanılmaz bir bunaltı ve acı yüreğimizi kavurmaktadır. Yaşam artık ayrıcalıklarını ve güzelliklerini kaybetmeye başlamış ve bunun sonucunda da bir muammalar bütünü oluşur. İşte bu bunaltıdan kurtulmanın tek yolu, hayata her an bir anlam yükleme gerekliliğidir. Hayatta sarıldığımız her şey bu anlamsızlığı kapatmaya yönelik alınmış tedbirlerden ibarettir. Ancak sarılacağımız ya da sarıldığımız değerlerin niteliğinin de önemi anlamlıdır. Zira maddeyi anlamlı kılan mana boyutudur. Manadan yoksun olan, arınık olan hiçbir maddenin insan yaşamında hiçbir olumluluğu getirmediği de bilinen bir gerçekliktir. Bir an oturup düşünün; bugün niçin yaşıyorum ve ne yapıyorum sorusunu araştırın. Kimimiz para kazanmaya, kimimiz eğitimimizi tamamlamaya, kimimiz bir sınavda başarılı olmaya, kimimiz karşı cinse aşkımızı kabul ettirmeye, kimimiz yeni bir makama atanmaya ve kimimiz de başkaları tarafından tanınmaya yönelmiştir. Bunlar, bizim hayata anlam yüklediğimiz hedeflerimizdir. Ama bu hedeflerin içerikleri gerçekten bizim için mi yoksa bizim olmayan fakat bizim olmasını istediğimiz ya da daha ilginççi; birilerinin bizim için olmasını istediği ve bizim de sorgusuz sualiz bir şekilde kabul ettiğimiz ve bunun için yüreğimizde büyük bir coşku ve istek oluşturduğumuz olgular mı ? Bunları gerçekleştirdiğimiz zaman ne olacaktır? Bu hedefler tükendiğinde hayatın anlamı ortadan kalkacak mıdır? Yoksa hayat daha da mı güzelleşecek ve anlamlılığını daha belirgin bir şekilde gösterecek mi? İnsanoğlu bu dünyada varlığını sürdürebilmek için her an anlam arayışını sürdürmek zorundadır. Etrafımızda veya kendimizde bu anlam arayışının yoğun telaşını her an gözlemleyebiliriz. Bunu test etmek çok kolaydır. Birey olarak hiç hareket etmeden, mümkün olduğu kadar düşünmeden sakin bir şekilde, hedefsiz bir şekilde kalalım. Bir müddet sonra içimize bir bunaltının çöktüğünü hissederiz. Bunu bir grupla beraber yaptığımızda, bu bunaltının daha da ağır olduğunu gözlemleriz. Çünkü yaşanılan her dakika anlamlandırılmalı, zaman içerisinde hedefler belirlenmelidir. Anlamsız, hedefsiz bir vakit kişiye büyük bir acı ve ızdırap verir. Her an, hayata otomatik olarak nasıl anlam yükleyip ardından bunun ne kadar anlamsız olduğunu fark etmek ilginçtir. Önemli olan; hayatta konulan hedeflerin düşünülerek, var oluş amacıyla paralellik göstererek devam etmesini sağlayabilmektir. Aksi durumda bir ömür boyu kendimizi aldatmak ve kandırmak ve hayatımıza hep sözde yeni hedefler koyarak kör-topal varlığımızı sürdürmek zorundayız. Bu süreç ölene kadar da devam edecektir.
Ferat DALAMAN
|