Epey zamandır gerek ülke, gerek dünya gündeminden, gerekse insanlığın yaşadığı serencamdan ötürü oldukça huzursuzum. Tabiri caizse yüreği cerrah cerrah olmuş bir insanın haleti-ruhiyesi içerisindeyim. Şu T.V ekranlarına, gazete sayfalarına baktıkça, hayatın acımasız adaletsizliğini yaşadıkça çaresizliğimden keşke taş olsaydım diye iç geçiriyorum. Sonrada acaba taş olsam çatlar mıydım? diye soruveriyorum kendi kendime.... İklim ve mevsim açısından da, gündem açısından da, yaşanan ve yaşatılan acılar açısından da olabildiğince bunaltan sımsıcak bir dönemden geçiyoruz. Öylesine bunalıyoruz ki şekerimiz, tansiyonumuz fırlayıp fırlayıp bedenimizin ve bünyemizin her yerinde hasar oluşturuyor, olur olmaz yerlerimizde isilikler türeyiveriyor. Doktorlar derdimize çare olarak Aman haa sakın üzülmeyin. Strese ve sıkıntıya girmeyin diyorlar. Yani gül olmayın, diken olun. Kuş olmayın, puşt olun. Canlı olmayın, taş olun. Yada iki günlük resmi ziyaret için görmemişin bir oğlu olmuş misali 70 kamyonluk özel eşyasıyla Türkiye ye gelen Suudi Kralı Abdullah’ı övüp önünde elpençe divan durun. Durun ki Müslüman olasınız. Yoksa maazallah bu sıcaklardan daha sıcak olan cehennem ateşinde cayır cayır yanabilirsiniz. Şu Karaçöl Kırları ve Bağları oldum olası hep benim sırdaşım, doktorum vede oksijenim olmuştur. Ne zamanki yüreğimi sıkıntı bassa, terlesem, hastalansam, sevdiğimden kısrak sevdanın kancık tekmesi misali darbe yesem, çok güvendiğim dağlara karlar yağsa yada umutla bağlandığım bir dost puşt çıksa imdadıma hep karaçöl yetişir. Kendimi zaman mefhunu tanımadan, gece-gündüz demeden karaçöl kırlarıma vururum. Zira; En başta dost canlısı siraç NASANLI amcanın bağı, sonra deposunun temiz havası bana aspirin msali iyi gelir. Tiyenklerle, taşlarla, ağaçlarla bir deli divane, mecnun misali dertleşirim. Onlara anlatırım kimseye anlatamadıklarımı, onlara akıtırım göz yaşlarımı, onlara şikayet ederim bu haksız ve adaletsiz dünyanın puştluklarını, riyakar insancıkların deyyusluklarını. Onlar beni anlarlar, bende onları.... Dün gene sıkıntılı ve stresli günlerimden biriydi. Bunaltan aşırı sıcakla birlikte sıkıntım öğleden sonra gittiğim salı pazarında daha da arttı. Bu pazar yerleri her ne kadar ucuzluk pazarları olarak lanse edilseler de özü itibariyle her türlü ayrımcılığın, eşitsizliğin, yokluk ve yoksulluğun ve yağında kavrulanlarla, sonradan görmelerin daha doğrusu görgüsüzlerin aynasıdır. Öyle ki; Dargelirliler çoluk çocuğuna tencere kaynatabilmek için ürünlerin kalitesinden çok fiyatıyla ilgilenir ve üç kuruş daha ucuza alabilmek uğruna pazar yerini bir baştan ötekine defalarca arşınlarken, tuzu kuru olanlar elleri bellerinde pazar ağası misali arzı - endam ederek seçme zahmetine bile katlanmadan paranın hükmüne güvenip, poşetlerini emirle doldurtuyorlar. Elmanın ve armudun en iyisiyle... Kimi analarımız, bacılarımız, kızlarımız, gelinlerimiz pazar yerinde utangaç utangaç dolaşıp havanın kararmasını ve sebze-meyve atıkları toplarken kendilerini kimsenin görmemesini, onun için pazarda adeta saklambaç oynayıp gizlendiklerini resmederken, bazı kadınlarımız ise sanki pazara değil de zinnet eşyası defilesine çıkıyormuş ve kadın değil de kuyumcu vitriniymiş kollarını ve boyunlarını bilezikler ve gerdanlıklarla donatarak pazar yerini kolaçan ediyorlar. İkide bir bileziklerini hışırdatarak ve çarşaflarını düzeltmek bahanesiyle gerdanlıklarını ve zincirlerini afili afili göstererek, birde bu sıcağa inat ağır parfüm kokusuyla pazar yerindekilerin burun direklerini kırarak... Cebimde 25 YTL’ yi ne aldığımı niçin aldığımı bilmeden çarçabuk tüketerek eve döndüm. Akşam haberlerini dinlerken sıkıntım ve stresim büsbütün arttı. Boğulacak gibi oluverdim. ----Efendim enflasyon düşmüşte, Yolsuzluk önlenmişte,, yoksulla zengin arasındaki uçurum azalmışta. Dünya alem başbakanımızın Barış için gösterdiği çabaları takdir etmişte, ABD başbakanımızın ciddi tavırları karşısında geri adım atmışta, seçim barajı yeniden ayarlanacakmış ta, falan feşmekan.... T.V yi hiddetle kapatıp kendimi doktoruma, sırdaşıma, Karaçöl bağlarına vurdum. Daha birinci bağın başında evi hemen oracıkta olan Esate NASİ yle karşılaştım. hal-hatır sorma faslından sonra sohpete daldık. Esat geçim zorluğundan tarım ve hayvancılığın can çekiştiğinden, milletin perperişan olduğundan piyasada para dönmediğinden falan bahsetti. Biz tam sohpeti koyulaştırmışken Esatın küçük köpeği (FİNO) sürekli havlayarak yanımıza gelip sohbetimizi böldü. Havada kararmıştı. Esate Nasi nin finosu dur durak bilmiyordu. Uçan kuşa, ağacın gölgesine,kımıldayan yaprağa,aya, yıldızlara habire havlıyordu. En son yoldan geçen iriyarı bir eşeğe havlamaya başlamıştı. Oysa kendisinin bir sıkımlık canı bile yoktu. Eşek ona bir çifte vursa onlarca metre öteye fırlayıp perperişan edecekti. Ama o bunu anlamıyordu işte. Etine buduna bakmadan habire dayılanıyordu. Vakit gece yarısını bulmuştu ve fino hala olur olmaz şeylere havlıyordu. O gece Esat ın finosu bana karaçölü haram etmişti. Zevk feyiz alamamıştım karaçölden, her zamankinin tersine o gece kara çölde sıkıntımı ve stresimi azaltacağına, çoğaltmıştı. Eve dönerken kendi kendime dedim ki; ----Bu köpekler artık bize bir katrelik oksijenide çok görmeye başladılar. Yakında kırları ve bağları yasak ederlerse ben şaşmam. Sizde şaşmayın. Öyle ya bu dünyanın dengesini de, kaidesini de bozanlar hep haddini bilmeyenler değil mi?.... H. Hilmi ÇOKGEZER
H. Hilmi ÇOKGEZER
|